Nedir Bu Bulut Bilişim, Cloud?

2010 yılı sonrasında Bilgi Teknolojileri’nin tüm dünyada en popüler konusu “Bulut” oldu. Microsoft, IBM, Apple, Google ve aklınıza gelen her firmanın kesinlikle size uygun bir bulut çözümü var ve siz “tabii ki bulut olsun” diyerek parayı bastınız.

Olay aslında o kadar traji-komik ki, açıkçası nereden başlayacağımı bilemiyorum. Sanırım biraz kelimelerin anlamları üzerinden gitmekte fayda var. Yazımda, cloud ve cloud computing kavramlarını orjinal adlarıyla özellikle kullanacağım ki, aralarındaki fark ortaya çıksın istiyorum.

Server Diye Birşeyler Vardı Ne Oldu Onlara?

Soru 1:
Ya arkadaş, biz eskiden server diye birşey biliyorduk. Bilgilerimizi, sitemizi vs. oraya taşıyor, bağlanıp onun üzerinden yönetiyorduk. İstediğimiz an bilgi deposu olarak kullanıyor, saklı tutmak istediğimiz bilgileri gerekirse cryptolayıp gönderiyor, internet bağlantımız olduğu her an her yerden, cep telefonumuzdan bile ulaşabiliyor, sitemizi, varsa bağlı otomasyon sistemimizi, gerekirse web tabanlı olarak buradan yönetebiliyor, büyük veriler için birden fazla server kiralıyor ve bilgileri (gerekirse sistemi) bu serverlara dağıtarak kullanabiliyorduk.

ve biz bu duruma, yukarıda bahsettiğim her özellik dahil olmamakla birlikte, kabaca FTP diyorduk. Peki şimdi cloud olunca ne değişti?

Hımmm. Güzel soru. Açıkçası ben hiç bu şekilde düşünmemiştim. Yani geldiler dediler ki, sizi cloud’a geçirelim ya da “cloud çok popüler bende cloud’a geçmek istiyorum” dedik, her firmanın da bir sürü güzel cloud çözümü varmış meğer? bizde birine geçtik!

—–

Şimdi yeri gelmişken sözü Sayın Ulaştırma Bakanımız’a bırakmak istiyorum. Kendisinden çok iyi bir bulut bilişim açıklaması gelecek.

Sakın gülmeyin! Sayın bakan hem ülkemizdeki ‘görece’ durumu mükemmel bir şekilde açıklamış. Siz ne sanıyordunuz, pardon?

—–

Dropbox, Google Drive, Microsoft SkyDrive, Yandex.Disk ya da sizin sisteminizi cloud’a taşıdık iş süreçlerini buradan yöneteceksiniz, yedekleyeceksiniz vs. Bunlar cloud çözümü, iyi güzel, bakanın tarif ettiği ezik server işlemi, FTP mi?

Artık bu kandırmaca bir şekilde bitsin lütfen. Sizlere cloud diye yutturulan, bildiğiniz FTP’den başka bir şey değil. Ben cloud’a geçtim diye havalanan firma veya devletin IT sorumlularının da Bilgi Teknolojisi bilgisi o kadar zaten.

Peki Cloud Aslında Ne?

Bi kere cloud diye bir şey yok, onun adı “cloud computing”.

Türkçe’ye nasıl çevirebiliriz tam olarak bilemediğimden İngilizce tabiriyle yazıyorum ama belki Bulut Bilişim diyebilir miyiz, hala emin değilim.

Cloud Computing:
Kökleri belki de 1960’lara kadar dayanan, bir düşünme modeli olarak Bilgi Teknolojisi’nde önceleri var olan cloud computing, aslında bilgisayar ve diğer türlü bilişim araçlarının bu kadar yaygınlaşmasıyla günümüzde kaçınılmaz bir araç olarak karşımıza çıktı.

Bireysel kullanıma yönelik bilgisayar tüketiminin hızla ivme kazandığı 1960’lı yıllar sonrasında, artık bireysel pazarda doymuş bir kitle söz konusu. Ancak bu yine de bizi bulut bilişime yönlendiren sebep değil. Sürekli hareket halinde bir yapıya büründük ve birden fazla bilişim aracı kullanmak zorunda kalıyoruz. Her an bağlı kalmamız gereken sistemler var ve iş süreçleri sürekli denetim altında devam ettirilmeli. Ayrıca yazılımlar inanılmaz bir hızla gelişti fakat ceplerimize sığabilecek kapasitede ihtiyaç duyduğumuz donanımlar hala 2 metre ve 100 kilodan fazlalar. Yeni ve hayli karmaşık sistem ve mimariler için gerekli donanımın yanımızda her an taşınılabilecek boyutlarda olmadığı gibi, bu cihazların enerji performansları da hala taşınabilir seviyede değiller. Uzunca bir sürede öyle kalacaklar gibi duruyor. Peki bu kadar hareketli hale gelen ve her an herşeyi akıllı cep telefonuyla dahi yapmak isteyen insanoğlunun imdadına kim yetişecek?

Her ne kadar düşünceleri 1960’lı yıllara dayansada cloud computing’i en çok bağıran firmalardan biri 1990’lı yıllarda Microsoft ile müthiş bir rekabete giren Oracle‘dı. Ancak şartlar o günlerde “public cloud computing” fikrine uygun olmadığı için Microsoft, Oracle ile aralarındaki bir nevi soğuk savaştan galip çıkmıştı. O yıllarda Oracle’ın cloud fikrine karşı çıkan, çıkmak zorunda kalan Microsoft, bugün Azure platformu ile tüketicilere cloud ürünlerini sunuyor (Sadece sunsun zaten, çünkü ancak bakmalık ürünler). O yıllardan sonra pratikte en iyi hazırlığı yaparak bugünlerde cloud’da muhteşem başarılara imza atan firmada Amazon’dur. IBM ise her zamanki akil adam bilmişliği ile bugünlere ince ince hazırlanıyor ancak bireysel bilgisayar satışlarındaki pazar payı sebebiyle büyük yatırımlar altına girmiyordu. Bugün ise IBM, cloud computing’de önemli bir oyuncu.

Peki, yukarıda değindiğim ve bugün sizin sadece FTP hizmeti aldığınız cloud ile cloud computing arasındaki fark nedir?

Cloud computing demek, adı üzerinde cloud üzerinde “compute” etmek demektir. Bunu güzel bir örnekle açıklamaya çalışalım:

Bugünlerde topluluk tarafından geliştirilmeye devam edilen Disko Project adlı oluşumun geçmişine bakalım.

Aslında bu proje, Nokia Research Center tarafında “Nokiascope” adıyla yürütülen ve yaklaşık 10 yıllık bir geçmişi olan bir proje. Amaç çok basit bir şekilde şuydu:
Cep telefonları sayısı gün geçtikçe artıyor ve gelişen yazılıma ve kullanıcı ihtiyaçlarına cevap vermek adına çip üreticileri hızla yeni ve güçlü donanımlar çıkarıyorlar ancak bunların maliyetleri de artıyor. Doğal olarak, günümüzde karşılaştığımız o 4 çekirdekli mobil işlemcilerden bahsederek, sürekli yeni pahalı donanımları telefona eklemek yerine, bu telefonları daha düşük donanımlarla ama en iyi mobil internet araçlarıyla piyasaya sürsek, ihtiyacı olan tüm işlemleri çok büyük ve güçlü serverlar aracılığıyla sunsak…

Örneğin; elinizde düşük donanımlı bir telefonla bir sokakta yürürken acıktınız ve sadece internete girip o an en yakın kebapçıya ulaşmak istediniz. Sadece bu istediğinizi Finlandiya’daki serverlara iletiyorsunuz, serverlar mevcut konumunuza göre size en yakın kebapçının adresini maps üzerinden yansıtıyor, sadece yansıtmakla kalmıyor üstüne iletişim bilgilerini, mesela günümüze dönecek olursak foursquare yorumlarını, kalan mesafenizi, hangi aracı kullanırsanız kat etmeniz gereken yolu ve ücretlerini, aynı anda hava durumunu ve daha aklınıza gelebilecek her türlü bilgiyi, yüksek işlemci güçlü serverlarda saniyeler içinde hesaplıyor ve size gönderiyor…

İşte ben buna cloud computing derim ve o eski Nokia mühendislerine yıllar önce bu düşündükleri ve prototip aşamasındaki uygulamaları için şapka çıkarırım. (Ah Nokia. Dünyanın en iyi mühendislerini, en kötü pazarlamacılarla yönettiği için…) Ayrıca bu serverların aynı anda 70.000 cihaza birden bu şekilde hizmet verebilecek şekilde düşünüldüğünü de belirtelim o dönem.

Yani cloud sizin işleminizi daha efektif, ucuza, hızlı ve diğer avantajlarıyla birlikte sunabiliyorsa, ortada bir “computing” süreci varsa, işte o zaman ‘cloud computing’ oluyor. Efektiflikten kasıt, geniş kapsamlı hayli karışık sistemlerin çalışmasını sağlayabilecek alt yapının, onlarca farklı server’ın aynı süreçte farklı aralıklarla genel işlevi parçalara bölerek tamamlaması ve bir bütün halinde sunabilmesi demektir.

Tüm bunları da Microsoft server’ları, işletim sistemi ve çekirdeğiyle ne kadar yapabileceğinizi sizlere bırakıyorum. Ya da bırakmıyorum, güncel örnekler veriyorum. Mevzu big data (büyük veri) ise ve siz onu parçalayıp çözmek zorundaysanız, bunu Azure ile falan yapamazsınız. Neden mi? Bilmem. Çekirdek uzmanı çok iyi bilen Microsoft sevenler açıklasınlar. Ama ben size rakamlar vereyim.

Bugün dünya cloud pazarı liderleri; Intel, Red Hat, Oracle, IBM, Google, Amazon, Cisco, Dell, HP, Yahoo vb. olarak sıralayabiliriz (Orantısız). Mevzu big data ve cloud olunca nedense istatistikler, data ve işlem hacmi büyüdükçe, orta ve küçük işletmeleri ve onların IT’den pek de anlamayan yöneticilerini hesaba katmıyorum, Microsoft’un adı bile geçmiyor. Zira EMEA bölgesi dışında mevcut server pazarında bile, yüksek yoğunluklu işlerin olduğu ortamlarda da Microsoft Server’ın adı geçmiyor ya, neyse. EMEA bölgesi, gelişmişlik seviyeleri, Türkiye’nin durumu, bu ülkelerin eğitim düzeyleri, belki başka bir yazı konusu…

Privacy (Gizlilik)

En az bulut bilişim kadar popüler bir başka konuda, onunla birlikte ivme kazanan privacy konusudur. İnsanlar özel hayatlarına mahremiyetlerine ne kadar önem veriyorlarsa, belki daha fazlasını bilgi teknolojisinin herhangi bir alanını kullanırken de aynı şekilde bekliyorlar. Haklılarda. Ancak sizin özel bilgileriniz, mahremiyet kavramı, evinize Windows yüklü bir bilgisayar soktuğunuz anda, ki yaklaşık 30 yıldır evinizde, bitmiş demektir. Kodunu asla göremediğiniz, sizin bilgilerinizi toplayıp toplamadığını, paylaşıp paylaşmadığını asla bilemeyeceğiniz kapalı kaynak kodla yazılmış bir sistemi kullanan insanların “privacy” kaygısı bana hep komik gelmiştir.

Açıkçası ben ‘privacy concern’ (özel hayatımın gizliliği) delisi bir adam değilim. Özellikle son dönemde bulut bilişime geçmek, nereden akıllarına geldiyse, yöneticilerle yaptığım toplantılarda, okullarda, bu alana ilgi duyan belki de toplumun her kademesinden insanda aynı lafı duyarım. “Ayh, aman, ya bilgilerimiz çalınırsa, gizliliğimiz ne olacak?!” Sen elin şeyi ile (kodları sadece Microsoft’ta olan işletim sistemi) her türlü bilgini, belgeni düzenleyip, mailler atıp, bankacılık işlemlerini hallederken hiç sorgulama “privacy’ini”, hatta bu yüzden bazı Afrika ülkelerinde uydurma Office belgeleriyle cezaevlerine girilsin, sonra buluta gönderirsem gizliliğim ne olacak! Çok komik insanlarız hepimiz.

Google bal gibi de, siz onu her açtığınızda lokasyon bilginizden tutunda, arama yaptığınız her kelimenin, harfin, giriş sıklığına kadar her türlü bilginizi süper algoritmalarıyla tutar. O yüzden facebook’da sürekli size yakın reklamlar, Google’da arama yaptığınız kelimeye uygun reklamlar, youtube’da telefon bakarken, lokasyonunuz, Türkiye’nin eğilimleri vs. neticesinde, Hilal Cebeci videosunda soluğu almanız, acaba gerçekten Google sıralamasında 2. sırada mısınız?, twitter’da niye hala bu #hashtag trend topic olmadılar, falanlar filanlar…

Ufak Not: San Fancisco’da bir grup mühendis arkadaşla ayak üstü sohbet ederken, ki aralarında Google, facebook ve twitter’da çalışanlarda vardı, kendilerinin çoğu zaman CIA ve FBI ile çalıştıklarını ve durumun aslında son derece normal olduğunu belirttiler. (Google Kendi Mağazalar Zincirini Açıyor, Ya Sonrası, 2013)

Peki Şimdi Ne Olacak?
Günümüzde yapılan cloud (FTP) ile cloud computing’in farkını ortaya koyduysak ve privacy kaygısınında, bu kullanım alışkanlıklarıyla aslında insanlar için ne kadar gereksiz bir balon olduğu gerçeğini de kabullendiysek, geriye tek bir şey kalıyor: cloud’a geçiyoruz!

Bilgi Teknolojisi alanında sağladığı yararları olası risklerle karşılaştığımızda, kişilerin ve kurumların ihtiyaçlarına yönelik son derece etkili bir çözüm olan cloud’u kullanmakta yarar var. Önemli olan, bireylerin gerçekten cloud hizmetlerine ihtiyaç duyup duymadıklarını gözden geçirmeleri, ben duyuyorum, kurumların ise biraz daha akıllı IT yöneticilerini işe alarak gerçekten şirketlerine hangi alanlarda en iyi faydayı sağlayacağını belirleyerek seçim yapmalarını öneriyorum. Sonra Türkiye’deki büyük bilişim firmaları gibi Microsoft Azure platformuyla anlaşıp, ben cloud hizmetimi Microsoft’tan alıyorum diyip, üstüne de o kadar para verip, sisteminizde Linux koşturmayın 🙂 Hem komik oluyorsunuz hem de gereksiz yüklü maliyetlere katlanıyorsunuz.

Bu IT yöneticileri ya da CTO’ları gibi sokağa atacak paranız yoksa ve privacy (gizlilik) konusuna önem veren biriyseniz, cloud kullanmak için doğru anahtar önce kullandığınız sisteminizin ne kadar gizliliğinizi ihlal ettiğini bir araştırın, önce bu duruma kafanız yattıysa onu değiştirin sonra buluta güvenle nasıl taşınabileceğinizi zaten keşfetmiş olacaksınız.

Client’larla dolu bir gelecek bizleri bekliyor…

Share/Paylaş

Leave a Reply

Your email address will not be published.